yağ-dı

Öyle bir ıslanma kararı bu aşk; gönüllü, kafanı kaldırıp gözlerini açamıyorsun… En sevilmeyen su biçimlerindendir halk arasında. Ama en güzel ifade biçimidir aşıkların arasında. Sırılsıklam olduğunu, sudan çıkmış gibi olduğunu, ne kadar müthiş ve ne kadar çaresiz kapanmak sevgilinin göğsüne.

——————————

Sabahtan gel-git olan hava akşama doğru kendini yağmura çevirdi. Bunu gören aşık durur mu? Hiçbir şey demeden attı kendini sokaklara. Kulağına yıllardır duymadığı bir şarkı geldi rastgele dönen listeden. “Bahar“dı şarkının adı ve baştan sona ilk defa dinledi. Hava iyice damlaları bardaktan boşalır gibi yağdırıyordu. Ama aldırış etmeden, hafif tebessümlerle geçti su dolu yolları aşık. Dünyada aşık olmak bir insandan olmak farklıdır. Bu böyle. İnsan da yürür, müzik dinler, çay içer, düşünür, gülümser, konuşur, mutsuz olur… Ama aşık bunları o kadar farklı yapar ki. Ne kendini eskisi gibi anlar ne de dünyayı eskisi gibi görür. Mükemmel bir pembelik efekti…

——————————

Yüzümden okunan ayetleri sana söylüyorum. Bu yağmurlar sen olduğun için anlamlı ve seninle ıslandığım için güzel. Belki ellerimiz henüz kavuşmadı ama yüreklerimiz kavuştu çoktan. Bundan böyle yağmur, kar, çiçek ve kuru ot hepsi eşit. Kuraklıkta ve yağmurda ellerin yalnız benim ve ellerim yalnız senin.

——————————

Evet ıslandım, uslansın diye içimdeki bu aylak adam. Evet gönüllü ıslandım ve sıcaklığını düşündüm en son titremem sırasında. Evet bu bir haykırış ve ben haykırdım tüm mahalleye. Evet, şu anda içtiğim adaçayı da senin sıcaklığın gibi akıyor içime. Evet sen bir yağmursun, evet sen bir yağmur sonrasısın.

——————————

Etrafımda gördüğüm tüm hayvanlar yağmurda duraklara, kamelyalara, bina boşluklarına saklanmıştı. İşte o anda insanı hayvandan ayıran şeyin yalnızca düşünmek olmadığını anladım. Delilik. Evet belki de düşünme eyleminin tam tersi bir çoğunuza göre ama bence -en azından bu durumda- yakınlar. Ben deli olmasam, ben aşkımdan evlere sığamasam zaten bir kedi olur çıkardım. İçimde bir kedi yaşadığını da inkar etmiyorum o ayrı.

——————————

Ve şimdi yağmur dindi. Tahmin et n’oldu? Evet sevgilim, güneş açtı… Tıpkı hayatımızın bu anlarında birbirimizi sevmemiz gibi.

Seni, yağmuru, yağmur sonrasını çok seviyorum…

Bir Çift Göz’e

Ağaçların yapraklarında okşuyorsun beni, öyle sakin ve yumuşak

Ağaçlar senin ve benim ortak bütünlüğümüzün ta kendisi

Ellerin ağaçların onlarca dallarında yeşeren yapraklar

Sen, sevdiğim adam.

Varlığın neleri güzelleştirmiyor ki…

Seni alıyorum her gece ağaçların hışırtısında kalbime.

Seni alıyorum her rüzgarın yapraklara vurduğu gecede koynuma.

Burası, koynum;

Burası senin mekânın.

Burada yüzyıllardır sen soluk alıyorsun

Öyle bir deva ki sevgin

Varlığın neleri katlanabilir kılmıyor ki.

Seni sevmenin tadı, evrenin en mucizevi güzelliği iken

Beni sevmenin tadı, bütün evreni toz tanesi haline getiren bir güç

Defalarca haykırıyorum,

Defalarca haykıracağım,

Kalbimin yegâne sahibi,

başucu kitabım,

ekmeğime kattığım,

çiçeklerime verdiğim su,

ömrümün bahçesi,

olduğum en güzel şiir,

derinliğim,

rüzgarım,

serseriliğim…

Seni seviyorum.

Seni seviyorum.

Seni defalarca seviyorum.

KAVUŞMA

En mutlu uyuduğum gece olacak bu

ve yarın sabah, en mutlu sabahım.

Sen öyle ulaşılmaz, öyle uçsuz, öyle kuralsızdın ki

çoğu zaman düşüncelerimde kendimle çatışırdım.

Gidip geldiğimiz yollar, yıllar nasıl anlamını buldu. Nasıl kavuştu şimdi gecesine.

Durup dinlendiğimiz köşe başları, mağrur yalnızlıklar, gri soğuk aşklar…

hepsi, hepsi yerini buldu ve raflarda şimdi.

Sen çoğu zaman öyle çocuk, öyle çocuğum, öyle bendin ki.

Dünyada bu olur muydu?

İnancım bitmiş, gözlerim bir başka gözü hafife alacak yaşımdayken geldim sana. Geldin bana.

Hoş geldin.

Şimdi bir çukurun dibine batar gibi görünüyorsa dünya, sebebi aşksız döndüğü içindir.

Şimdi ben senin ellerini tutarsam dünya aşkla dönecektir.

Suyum, ekmeğim, kalbimin yegâne misafiri.

Sana milyon kez hoş geldin…

 

Emanet

Sabah… Bütün anneliği ve sermayesiyle kucaklıyordu bizi. Var mıydık? Bazı zamanlar elbette.
Üstüme ne aldığımı bilmeden kollarımı geçirdim. Hırkaymış evet. Bu hırka annemindi. Giderken bana bıraktığı üç eşyadan biri. Koskoca ömrünün geri kalanı üç eşyadan oluşuyordu. Sabahın anneliğinde kendi annesizliğimi bulmak için ufacık balkonuma çıktım. Yaktığım kaçıncı sigaram bilmiyorum. Bir yıl olmuş ve ben olayları hala anlayamıyordum.
Anne gittin mi?
Buradayım dedi sanki bir ses. Hayır kızım gitmedim, gidemedim diye ekledi. Seni nasıl bu korkunç dünyada yalnız bırakırım diye ağlıyordu sanki. Ama gitmişti. Ben bu sesleri kafamda duyuyor ve dışarıdan gelen araba sesleri sayesinde de arka plana atıyordum. Sigaramı düşüne düşüne bitirdim. Annem sabahları çok severdi, en az senin kadar. Erkenden uyanır evi de canlandırırdı. O varken ev yaşıyordu. Ev yaşar mı diye sorma, yaşar. Mesela annemin gidişinden sonra evin yaşadığını sende görmüştüm. Ufacık hikayemizde nasıl fark ettirmişti kendini varlığın…
Balkon kapısına uzandım ve elim yandı. Yaşadıklarımdan ve yaşayacaklarımdan herhalde. Duşa girdim, su her zamanki gibi annesizliğimi unutturdu. Su insanın en ilkel arınma şeklidir, yalnız anadan doğma bedenin ve evrenin dört ana elementlerinden birisi. Yalnız kalınca gerçek yalnızlığınla boğuşmuyorsun da. Gerek yok zaten, değil mi? Saçlarımı savaşa hazırlanır gibi topladım. Her zamanki kotumu ve siyah bluzumu giyindim. Bugün o gün. Hesabımı sormalıyım ve defterimi kapatmalıyım. İnançlıyım.
Hem annem yanımda olsa tam da böyle yapmamı isterdi. Yoo, hayır. Kendini kandırma. Annem hep dizlerine uzanmamı ve sakin ve uzak ve vazgeçmiş ve affetmiş kalmamı isterdi. Daha ilkokulda yaşadığım trajik sınıf anılarımda bile bana bunu yapmam gerektiğini söylerdi. Ne olursa olsun hesap sormanın yersizliğini ve sessizliğin asilliğini aşıladı bana. Ama anne…
Yapmalıyım, kalkmalıyım yerimden. Bunları düşünürken çoktan hazırdım ve anahtarımı alıp kendimi sokağa attım. Herkesin içinde bulunduğu sabah telaşına ben de katılmalıydım. Belki köşedeki simitçiden bir simit alıp vapurda kuşlara atardım. Bu mu?
Ta kendisi!
Hepsini yaptım. Vapurdayken İstanbul’un bir salı sabahına da şahitlik ettim. İndiğimde herkes bir bombadan kaçar gibi köşelere dağılırken ben 
ortada kaldım. 26 yaşımda hala bu anlarda ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Yürüdüm, hedefimi belirleyip Galata Kulesi yönünde emin adımlarda yürüdüm hem de. Adres neydi, bina numarası neydi? Şurada bir yerde yazacaktı. Elimi yorgun yıllarımı taşıyan çantama daldırdım ve aramaya başladım. Çıkan bir kırık ayna, yüzüme bir şeyler söyledi. Aldırmadım. Böyle anlarda eşyalar hep dile gelir bir türlü odaklanmama izin vermezdi biliyordum. Bir gülün yarıdan kesilmiş kuru hali elime değdi. Dikeni yoktu ama dikeni battı… Gülü çıkarıp yüzüme sürdüm, yüzleştim. Geçen hafta sen bir bahçeden koparmıştın onu. Sana yapma dememe rağmen aldırmadın her zamanki gibi.

“Âşığın kopardığı dal bereketlenir.” dedin. Kendinden emin ve edebi tavırlarını hep çok sevmiştim. O gün de hoşuma gitmişti. Yaklaşık günün yarısında elimde taşıdığım gülü yemek yediğimiz lokantada unutma tehlikesine karşı çantama atmıştım. Şimdi gözlerimi dolduran bu anı nereden çıktı. Yorgun taşıyıcı çantamdan tabii ki. Annem çantamın dağınıklığına da her fırsatta laf ederdi.
Gülü atmalı mıydım hemen burada. Yolun bir köşesinde çantasını hararetli bir şekilde arayan bir kadının eline bir gül gelmesi ve dört buçuk dakikalık kısa hüzün devri. Sonrasında sinirleniş ve… çöpe atılan gül.
Hayır. En azından şimdi değil. Yaşanan her şeyi kitabına uygun yok etmeliydim. Bir ölüyü gömmek gibi.
Sonunda bir kâğıt parçası elime geldi ve akıllı telefonumu cebimden çıkardım. Tam adresi aratacaktım ki bunu da reddettim. Bugün reddedişlerin günü müydü?
Biri epey yaşlı biri daha orta yaşlı iki esnafa sordum. Bu işi severek yaptığımı itiraf etmeliyim. Yol sormak hep bir masumiyet katmıştı içime. Keşke biri yanlış tarif etseydi de sapsaydım yolumdan. Hayır olmamalı böyle bir şey. Derken evi buldum. Eski bir binanın giriş katı. Her şey buraya kadarmış. Uzun yılların yemini burada sona erecekmiş demek.
Kapıyı çaldım.
“Kim o?” diye seslenen bir kadın sesi. Hiç uzak değil ses, yabancı da değil. Ama tanıdık veya yakın da değil.
“Benim” dedim, “Asude.”
İçeri koşan bir ayak sesi ardından gelen saniyeler sessizliğinin neticesinde kapı açıldı.
Yaşlanmıştı. Gri beyaz arası saçları -ki çok az kalmıştı- hayata en az onun kadar zor tutunuyordu. Üzerinde kahverengi bir triko kazak, ev eşofmanı ve ev terliği vardı. Sarılacak oldu, izin vermedim. Kapıyı çalmadan elimde hazır ettiğim zarfı eline uzattım.
“Emanetini getirdim.” diyebildim sadece.
O bir şey söyleyecek oldu ama ben sevdiğinin kapısını çalıp kaçan aşıklar gibi ürperdim. Hiçbir kelime kullanmadan oradan ayrıldım. Bina kapısını kapatırken içimden küfürler ediyor, hayata sövüyordum. Senin benden aldığın onca şeye inat ben hâlâ emanetini getirmekle meşgulüm. Ne aptallık ama!

İçim nefretle doluydu. Belki daha fazlasıyla. Ama artık annemin kızı, hatta annemin bir kopyası olacaktım. Bu kısa ziyaret hiçbir şeyi alevlendiremeyecek ve hatta tamamen söndürecekti. Gerisin geri evimin yolunu tuttum. Deniz yumuşamama ve hafiflememe yardımcı olmuştu. Teşekkür ederim deniz.
Evimin anahtarını bir o yana bir bu yana zorlarken kapı içeriden açıldı. Sendin. Tekrar gelmiştin.
Var olduğumuz bazı zamanların bir yenisi daha başlıyordu anlaşılan. İçeri attığım ilk adımda sarıldın ve beni koklamaya başladın. Neden? Gidip gidip dönmek aşkın kanununda mı var? Vardı demek ki.
Kendini sürekli dünyanın en aşık insanı ilan etmenin başka sığacağı bir kanun bilmiyordum ben çünkü. Salona geçip üzerimdekilerden kurtulmaya çalışırken bana bir fincan kahve getirdin.
“Bir şeyler yemeden mi çıktın?” diye sordun.
Anlamsız bakışlarımı hiç üzerine alınmadan kahve fincanını kenara bırakıp sardın beni tekrar.
Tek bir kelime etmedim. Etmeyecektim. İstediğin sürece var olabilirdik ya nasıl olsa. Benim hayatım kaymış, yenilgilerim kıyıma vurmuş, annesizliğim bıçak gibi göğsüme saplanmış… kimin umurunda? Sen, dünyanın en aşık insanı. Sen senin yokluğunun nelere yol açtığını nereden bilebilirdin ki?
İçeri gidip annemin hırkasını üzerime geçirdim. Dünyanın en huzurlu eşyası bu hırkaydı sanki. Konuşmaya hiç niyetim yoktu ama beni zorluyordun. Uzun uzun cümleler kurup sonrasında karşı çıkacağımı veya üzerinde durmamam gereken bir noktada takılı kalacağımı sanıyordun. Bundan önceki gidişlerinde hep böyle olmuştu çünkü.
Ama artık buna olanak yoktu, çünkü ben artık annemin bir kopyasıydım.

hiçbir şey yazılmadan özgür bırakılmaz

Yol beklemek boşunadır diyor içimdeki olgun kadın. Yıllar boşunadır, ümit etmek boşuna… Beklediğin geldiğinde ve gelenin gittiği halinden beter olmasına dayanarak söylüyor bunları belli ki. Neyi bekledin ki bunca sene? Neyin değişeceğini umdun? Her giden döner mi, dönse bile senin beklediğin yol buna değer mi? Kırmızı kitap. İçinde yazanlara tapılıyor ve içinde bir dünya taşıyor. Kırmızı kitaba sığınarak dünyaya katlanılıyor. Herkes kendinin kırmızı kitabıdır biraz da.

İnsan çoğu zaman kendinden emin yazılmış satırlar olmak istiyor. Kolay değil, katlanmak, sıkıştırılmak ama bir anlam taşımak. Nefes alan çoğu varlık anlamsız çünkü. Çünkü kimse kırmızı kitabı bırakıp diğer kitaplara bakmıyor.

22.36 Neyi diliyorum biliyor musun artık?

-Hiç durmadan koşmayı ve yorulmadan da durmamayı.

Beni yolunu gözlediğim insanlar ayırdı teninden, saç diplerinden, tırnağından. Nasıl affedebilirim? Nasıl ayrıldığım, koparıp atıldığım bir tene sarılabilirim. Dünyanın ne hali varsa görsündü. Artık kırmızı kitapların da yolların da canı bin kat yerin altına…

İpi kopmuş gibi düşünüyorum, ipi kopmuş gibi düşüyorum. Kollara, avuçlara, mezarlara, boş çukurlara, yataklara, çöp kutularına… Sözcüklerin dansını bir rahatsızlık timsali olarak algılamıyorum. Yalnızca kendime düşmüyorum bir, bir düşünsem bir düşsem kendime. Yine de korkmuyorum ne yaşadıklarımdan ne de daha sonra yaşayacaklarımdan. Beklediğim yollar yüzüme tokadını çarptı ve yol olmaktan çıktı. Bir çaresizlik yumağı oldu. Ben de çaresizlikleri terk ettim yıllar önce. Bu sebeple kokmuyorum. Ne dönüp dolaşan anlamsızlıklar bütünü varlıklardan, ne kırmızı kitap sığınağından. Kendimden başka dünüm ve yarınım yok. Yol yok. Beklemek yok.

23.44 Neyi diliyorum biliyor musun artık?

-Hiç durmadan koşmayı ve yorulmadan da durmamayı. Yalnız koşmayı ve yalnız durmamayı. Durduğumda yollar beni boğacak ve ele geçirecek belki de. Belki de bu benim kuruntum.

01.07 Neyi diliyorum biliyor musun artık?

-Seni. Yalnız seni ve yalnız senin anlamlı varlığını. Yalnız senin gözlerini ve yalnız senin tekrar gözlerini. Beklemediğim için korkma. Sana yetişmek için koşuyorum. Beklediğim yollar da kırmızı kitaplar da anlamını çoktan yitirdi. Çoktandır dünya yalnız bir kişilik.

01.19 Yalnız ölmemeyi diliyorum. Koşmaktan ve durmamaktan öte ölmemeyi.

acıya dayanıklı

her zaman açtığı gibi açtı çiçekler bu sabah. hiçbir farkı yok dünden, önceki günden, ondan önceki günden… ama ben, omuzlarımın, eklemlerimin ağrısıyla saatlerce inledim dün gece. yaşadığım geceler arasında en acımasızlardan biriydi. başımın ve vücudumun ağrılarına ağrı kesiciler çare bulamadı. gözyaşlarımın bir damlası uyurken kalmıştı yanağımda. sabah hala ıslaktı yanağım. uykumda da ağlamışım demek ki…

en sevdiğin her zaman en nefret ettiğin olur derler. sevgi nefret doğurur mu? karşımızdaki insan mı taşıyor nefreti aramıza yoksa bizim sevgimiz zaten o nefreti barındırıyor mu? bu soruların hiçbirinin cevabı yok. çünkü bu satırları yazarken bile vücudumda bir yerler sızlıyor, kanıyor. tek söyleyeceğim bir şey var; hak etmedim.

“bak bir vücut buldum sana, acıya dayanıklı

günlerce, haftalarca yol gözlediği gözleri şimdi yaşlı.

yine de öldürmüyor kalbinin kuşunu,

o kuş da en az vücudu kadar acıya dayanıklı…” 

ÖVGÜ

Gece saati beynimin tek mihmanısın bu yitik zamanın içinde. Nerede olursan ol uyandığında baş ucunda bekleyen bir bardak suyum senin için. Uyanışımsın, uykumsun. Bu dünya hiçbirimize kalmayacak besbelli, dünyada bırakmak istediğim izimsin. Gelip geçen kurallara inat en belirgin kuralsızlığımsın bundan öte. Ben; bir ananın doğurduğu düş yolcusu, sen; uzay çağında ilkelliğimsin. Esen şiddetli rüzgara inat taşıdığım heyecanım, aklım ve büsbütün deliliğimin koygun mavisisin… Her şeyi unutmak isterken beynimin içinde hınçla tuttuğumsun. Sokaklara sığmayışım, olur olmadık yerde aklıma gelen dizelersin.

Hayat, ne olduğunu, neye döndüğünü bilmediğim -asla bilmek istemediğim- sinsileler bütünü. Kafamın içinde dönüp duran bir kelime günlerce… Hayat… Bilgeliğini kabullendiğim ve arayışımı durdurduğum derdimsin. Ne gelirse dünyamıza bizden gayr-ı, bizden başka ucu olmayacak hayallerimizin. En sahici limanım, en şiddetli vurgunumsun. Pencerenin ucuna vuran ışıktan, titreyen elime, hızlanan kalp atışımdan, vurduğum hasretlere… hepsi, hepsi anlamını bulacak gibi bakıyor yüzüme. Yüzüme baktığımda gördüğümsün. Çözülemeyen, çözülmek istemeyen kördüğümümsün. Acımazlığının yanında yitik zamanların, en merhametli saatlersin. Ne kalırsa elde avuçta, o’sun. Tercihler tercihi, mecburiyetler mecburiyetisin. Hücrelerime dolan yeni demlenmiş kahve kokusu, sayfa arasında yıllar evvel konulmuş fesleğen dalısın. Kimsenin erişemeyeceği şifacı, uçmayı dileyen kedisin. Bütün canlıların dilini bilen, hayal dilimsin. Unutkanlığımsın gün ortasında. Aklımdan çıkmayan gece düşüncesisin. Bir hayattan fazlası, hakkıyla yaşanmış bir ömürsün. Yukarı kattaki komşumun ayak sesi, bahçemdeki ağaçsın. Kimseye anlatamam, sana aktarırım seni…