hayatta kalmak üzerine bazı konuşmalar-V (yaş almak, karanlık günler, yenilmemek)

Bugün 11 Mart 2021.

Söylerken zamanın geçtiğine şahit oluruz. İçinde yaşarken soyut bir kavram olan zaman kelimelere döküldüğünde adeta bir keskin bıçak olur…

Ve ben birkaç gün önce bu zaman kavramını derinden hissettim çünkü bir yaş daha aldım. Oruç Aruoba;

Herşeyi yazarım da zamanı yazamam – o yazar çünkü beni.” der ya hani. Öyle.

Üzerine bir kelime yazılmayacak, söylenmeyecek kadar öyle.

Evet yaş aldım. Büyüdüm mü? Evet. Uslandım mı? Hayır. İyileştim mi? Belki biraz.

Bazen çığlıklar atarcasına nefret dolu bazen hiçbir şeyi umursamayan bazen tatlı huzurlu bazen acı ve zalim olan beynim, benim bir türlü tam iyileşmiş olduğuma ikna etmedi beni. Bir işim var, bir hayat arkadaşım var, bir sorumluluğum var-kendime karşı-, bir alacağım var bu yaşamdan. Sınırsız mutluluk…

Yeni yaşımda naçizane isteğim, karanlık an’lara ve durumlara yenilmemek.

Evet. Yenilmemek. Çünkü yenilince tam yeniliyorum. Hayatım boyunca elde ettiklerim, kaybettiklerim bir hiç oluyor ve kıyamet kopuyor içimde. Yenilmeden yaşamak istiyorum. Ne bir insana ne bir an’a hiçbir şeye yenilmeden. Issız bir ormanın içinden geçen su akıntısı gibi; önündeki taşlara aldırmadan, toprakları nemlendirerek, yaprakları da yanında sürükleyerek…

Karanlık günler çocukluğumun sonlarından itibaren hayatımda kabul ediyorum. Belki sadece kuruntum. Ama tek bir şeyden eminim o karanlık günler oluyor. Kim ne derse desin, isteyen inanmasın ama karanlık günler var. Ve tek istediğim o karanlık günleri ister yumuşatarak, ister üzerini ezip geçerek yenmek…

Umduğum, hayatın beni o raddeye bir daha getirmemesi.

Sevgin, sevgim ve hayallerimiz var oldukça, bu elleri hiç bırakmayacağım….

çiçeğin kışı

Belki bu kış gecikir sonra da gelmezdi. Belki yaşardı bahara kadar, belki yazın o kavurucu güneşinden kuruyana kadar…

Böyle düşüne düşüne eylül ayından hoyratça koparılmadan, rüzgara yenik düşmeden, solmadan kurtuldu. Fakat bundan sonrası?

Bir çiçeğin en büyük korkusu nedir?

Ucuz aşklara harcanmak, iki fotoğraf çektirmek veya süs eşyası yapılmak için koparılmaktı belki. Doğa onu yok etmek istediğinde nasıl olsa var olduğu gibi gidecekti. Doğa insan değildi ki. Ama kış diye geçirdi içinden… Her şeyin birkaç aylığına donması onu korkutuyordu içten içe. En büyük korkusunu düşünürken, içi titredi. Çünkü onların ailesinden kışı atlatabilen hiç olmamıştı. İlk kışını atlatırsa baharda rengarenk kelebeklerle, arılarla, güneşin sakin tavırlarına neşeli gülücükler saçacaktı belki. Hem başaramaz mıydı?

Ekim ayının yarısına kadar ılık hava kendini sürdürdü. Son haftasında bir iki arkadaşıyla konuşurken bağ bozumu fırtınası olacağı haberini aldı. Yine aynı his. İçi titredi. Kökleri bağlı olmasaydı bu toprağa yaşayamazdı, doğru. Ama bu kökler yüzünden uçup gidemiyor da. Mesela bir kuş olsa çoktan bu korkuyu yok etmişti içinde. Çünkü hem soğuk onun düşmanı olmayacak hem de, katlanmak istemediğinde gidebilecekti en yumuşak havalara.

Bunları düşünürken yapraklarının biraz buruştuğunu fark etti. Ona mı öyle geliyordu? Ölüyor muydu?

1 haftayı aşan bir süre geçti. Üzgün üzgün düşünürken birden uzaklardan bir çığlık duydu. Çok yakın değil ama duyulacak uzaklıkta. Yoksa bu eski binanın arka bahçesinde yaşayan komşularının mıydı bu çığlık?

Ürperdi. Derken…

Şiddetli bir rüzgar adeta her şeyi yıkmak için geliyordu. Doğa kışa hazırlanıyordu ve direnmeliydi o da. Üzgün ama inançlıydı. Rüzgar yapraklarına ve gövdesine değdiğinde müthiş bir acı hissetti.

Eğildi, büküldü, gizlenmeye çalıştı ama yaptığı her hareket sanki daha fazla hırpalıyordu onu. Tüm gücünü toplayarak dimdik durmaya gayret etti. Ufacık boşluğunda koptu yaprakları ve çiçekleri…

Ölüm hazırlandığı ama asla hazır olmadığı bir durumdu. Teker teker rüzgarda uçtu taneleri.

Son bir cümle döküldü dudaklarından…

“Baharda başka topraklarda başka çiçekler, kışı da ölmeden geçirebilsin.”

son güne not, olan şeyler son olsun

biten bir yılın sonunda herkes son üzerine veya sonun başlangıcı üzerine konuşuyor. özellikle de 2020 gibi bir yılın üzerinden söylenecek pek iyi şeyler bulamıyor insanlar. ben sadece “sonun gerçek bir son olmasını” diliyorum.

kendimde fark ettiğim şeyler, henüz farkına varamadığım şeyler, normal olarak gördüğüm şeylerin “zarar” olması gibi pek çok yüzleşmeler oldu. bu ağlanıp vahlanacak bir şey de değilmiş garip olan.

2020’nin son gününden son dileğim; lütfen olan şeyler son olsun. iyiye, güzele, hissiyata -yeri geldiğinde mantığa- daha çok vurgu yapacak bir yapı bırak bana. bana, beni iyileştirmek için güç ver…

hayatta kalmak üzerine bazı konuşmalar-IV (bırakmak, kalmak ve mücadele)

Bugün 4 Aralık 2020.

Bu yıl bitiyor ve bittiği için her 10 kişiden 10’u gibi ben de çok mutluyum.

Yılın küresel çapta meydana gelen olayların yoğunluğu yüzünden bu muameleyi gördüğünü düşünüyorum. Yoksa 2020 rakamların dışında ne ki? Bu yıl çoğu insan bir şeyleri bıraktı, değişime adım attı, aynı kaldı, mücadele verdi ve tabii ki daha çok şey yaptı. Belki de az şey yaparak çok şey yaptı.

Fakat ben bu yılın benim için ifade ettiklerini veya benim için nasıl gittiği hakkında yazacağım bugün.

Öncelikle tatlı ve umursuz başlayan bir yıldı. Bazı sorunların içerisinde çalkalanıp durmaktan yorgun düşmüş kendimi bir balkondan sallandırıyor gibi yaşamaya başladım ilk günlerde. Üniversite hayatımın son yılını yaşadığım için hem her şeyin değişmesini istiyor hem de bazı şeyleri birkaç ay sonra bulamayacağımdan üzüntü ve erken özlemler duyuyordum.

Yine 2019 yılının son günlerinde, yüzlerce insanın önünde halk müziği ezgilerinden bozlak dediğimiz bir tür uzun havayı bağıra çağıra söylemiş ve artık gülmemenin bir acı vermediğinin kanaatindeydim.

Artık uzun uğraşlarım(ız)ın sonuç getirmediğini hatta hissettiklerimi de alıp götürdüğünü kabul etmiş; aşık olmak, değişmek, bağlanmak, uğraşmak kavramlarını boş bakışlarla izliyordum. Elimde değildi diyeceğim ama elimdeydi biliyorum ve isteyerek bu ruh haline bürünmüştüm.

Olacak şeyler için bile umut beslemiyor sadece olduğunda tepki veriyordum.

Bu duygu durum halleri şubat ortasına hatta sonuna kadar sürdü. Ta ki bir çift göz ile karşılaşıncaya kadar. Üstelik hiç ama hiç beklemediğim bir insanın gözleri ile, olamamasını tercih edeceğim bir yerde oldu bu. Ellerim titredi, kanım çekildi, ölümden dönen bir ceset gibi cebelleştim yalnızca düşüncelerimle.

Fakat hayatımın en doğru hissi olduğunu yılın devam eden aylarında kavradım. Aşık olmak bütünüyle büyüleyici bir süreç. Evet durum değil, bir süreç. Hiç geçmesini, soğumasını, alışılmasını istemediğim bir süreç hem de…

Pandemi süreci ile uzakken sevmeyi öğrendim, sonra kavuşmayı ve her gidişte ayakların geri geri yürümesini. Çok besleyici ve büyütücü. Gitmemek, kalmak için var gücünle savaşmak.

Yaşanan her şeye bir duygu besliyoruz ve bu duygular bizi biz yapıyor. Öfke ve stres insanı maalesef bir noktaya ulaştırmıyor. Ben ulaştırmadığına yıllardır şahit oluyorum. Fakat artık aynı noktada da kalmak istemiyorum. Bu sebeple mücadele ederek kendimi o anlarda öfkenin avuçlarının içine bırakmayacağım.

Benim için, 2020 bu 3 kelime ile özetlenebilir olduğu için bu günün yazısını salt bu kelimelerden yola çıkarak yazmak istedim.

Umarım benim yaşadığım güzel dönüşümü sizler de bu yıl bitmeden tadabilirsiniz.

sevgiyle…

hayatta kalmak üzerine bazı konuşmalar-III (yaz yaz yaz, yalnız ve kıymetli vakit)

Bugün 26 Kasım 2020.

Dün biraz kendimle baş başa kalmak istememden dolayı buraya yazacağım yazı dünün tecrübesine ihtiyaç duydu. İyi ki de duymuş, çünkü o zaman dün bu duyguyu deneyimlemeden paldır küldür yazılacaktı.

Yazma eylemi benim için çoğu şeyden kıymetli. Evet bazen enerjim olmuyor, bazen kafamda bir türlü toplayamadığım cümleler oluyor, bazen sadece elim gitmiyor… Ama yerine başka bir şey koyamayacağım birkaç bir şeyden.

Burada bulunan belki yazılarımın çok az kişiye ulaşabildiği bu platformu da tamamen bir e-günlük mantığıyla kullanmak için açmıştım. Fakat bazen öyle şeyler oldu ki hayatımda (elbette olacak hayat bu) burayı unuttum. Bazen burayı ve dünyayı unutacak kadar mutlu oldum, tat aldım yaşamaktan. Bazen de burayı hatırlayamayacak kadar koptum hayattan. Ama sonuç olarak nihayetinde belirli zamanlarda ara versem de yine gelip soluğu burada aldım.

Bugün değineceğim ilk konu bu. Yazmak. Her koşulda, her biçimde yazmak. Defterlerim, her yerde bulup bulup karaladığım ufak kağıtlarım, hemen yazıp sevgilime verdiğim şiir notları tabii ki bu eylemin aslında kolay bırakılamadığını kanıtlar nitelikte. Burası da günlüğüm işte benim.

Sait Faik’in “Haritada Bir Nokta” öyküsünde geçen “yazmasam deli olacaktım” cümlesi aslında her şeyi açıklar vaziyette. Ama bir süre sonra kafanda bir şablon oluşturmadan, toplamadan, çarpmadan, bölmeden yapamıyorsun bunu. Ama muhtemel yazmaya başlamak hep delirmemek, öfkeni dışa vurmamak, kısacası yaşamak için oluyor.

Edebiyatçılar neden hep eserlerini önceki eserleriyle kıyaslarlar? Bence burada mükemmel bir titizlik söz konusu. Önceki eserle benzeyen yönleri veya öncekinde toyluk olarak gördüğü bazı yaklaşımları sergilememesi, sadece kelime haznesi ve konu bile öncekinden daha farklı, daha ileri, daha okuyucuyu içine çeken türden olsun diye bile düşünülür. Bu da beraberinde daha fazla vakit harcanmasını gerektirir.

Aslında bunun tabii ki ulaştığı kitle ile de çok alakası var. Kitlen ne kadar küçükse o kadar dert olmuyor. Ama ne olursa olsun da insan yazmaktan vazgeçemiyor.

Dünyada, ölümde, mutlu anında, mutsuz anında, boşluğunda, doluluğunda; yaz, yaz, yaz…

hayatta kalmak üzerine bazı konuşmalar-II (bir yerlerde bir şeyler, bahçede mandalina portakal)

Bugün 24 Kasım 2020.

Kimimizde güzel hayaller, kimimizde ufak tefek sıyırıklar bırakmış bir yılın giderek sonuna yaklaşırken…

Dün başlattığım günlük istediğim konularda, çaba sarf etmeksizin yazma serimin 2. yazısı olacak bu.

Malum gündem uzun süredir bir sağlık krizi üzerine dönüp duruyor. Biz kişisel hayatlarımızda ufak tüketimlerle veya konularla mutluluk arasak da asıl problem devam etmekte. Tabii ki bu demek değil, hayat bitti, biz bittik, her şey bitti…

Hayat her zaman olabildiğince umutla devam etmekte. Yani etmeli. Hayatta kalma üzerine belki en çok söylenen ama gerçekten de en anlamlı olan cümle budur. Birilerimiz çalışmak zorunda; dersine, işine, gelişimine… Bir şeyler hayatta kalmak zorunda. Ayrıca da nerede okuduğumu hatırlamıyorum ama intihar ederken bile insanoğlu refleks olarak hayatta kalma isteği ile çırpınırmış. Hayat bu kadar kolay vazgeçilecek bir şey mi?

Değil, mütemadiyen de olmayacak.

Bu sağlık problemleri olur, maddi ve manevi diğer problemler olur, bazen yalnızlık bazen yapayalnızlık olur ama bir yerlerde bir şeyler devam etmeye, dönüşmeye, gelişme süregelişine devam ediyorsa her zaman problemleri aşma ihtimallerimiz var olacaktır.

Şimdi okuyan da içinden diyecek ki (hele ki kafası bozuksa veya ruh hali bahsedilendeki gibiyse) “Sen de çok mutlusun, bu kadar pozitif olacak ne var…” falan filan. Ama değil. Bu ikisi keskin bir çizgi ile ayrılmış birer parça benim açımdan. Hep mutlu olamam ve zamanın gidişatı gereği ben de üzülüyor, ben de kafayı sıyırıyorum. Ama üzgün olmak yaşamamak değil ki.

İnanmazsınız her sabah işe gitmek için kalktığımda ilk bir ağlayasım geliyor. İşimi sevmediğimden veya gitme zorundalığından değil bu his. Uyku isteği. Vallahi. Uykumu o karanlıkta bölüp, tatlı rüyalarımdan, sıcacık yatağımdan, sevgilimin huzur dolu kollarından ayrılmak o an beni inanılmaz üzüyor. Ama gitmek gerek. Üstelik ikimizin de gitmesi gerek. Çünkü aksi taktirde istediğimiz hayatı yaşayamayacak, kuramayacak belki de kafalarımız atıp her şeyi yıkacağız. Ne gerek var buna? Bir uyku için.

Bendeniz de gece 11’den sonraya çok kalmamaya dikkat ediyorum çünkü uykumu almak istiyorum. Neyse bu konu çok kişisel ve uzadıkça da uzar. 🙂

Ama anlatmak istediğim bir yerlerde bir şeyler sürekli devam eder. Etmek zorunda.

Mesela penceremin önündeki bahçede yetişen mandalina ve portakallardan bahsedeyim. Onları seneler önce belki şu an hayatta olmayan biri ekmiş. Fakat şu ana kadar hiç yoksa 2 koca poşet kadar bana meyve verdi.

Onu eken insan öldü, belki sakat, belki yalnız, belki, belki… Bu böyle uzar gider. Ama onun diktiği iki ağaç bana fayda sağlıyor. Marketteki mandalina ve portakallar gözüme pek güzel görünmüyor zaten. Yapay, sarartılmış falan… Ama bahçemdeki hem organik, hem sevdiğim gibi ekşi.

Bir kez daha şükredeyim ve diken insana teşekkür edeyim.

Siz de bugün zorluklarınıza bahaneler uydurup onları biraz kolay hale getirin.

Çünkü bir yerlerde bir şeyler mutlaka olur, bak mandalina ve portakallara…

hayatta kalmak üzerine bazı konuşmalar-I (nakitsiz ekonomi, az harcayarak yaşamak)

Bugün 23 Kasım 2020.

2016 yılından bugüne bu platformda kişisel bakışımın hakim olduğu(bence hep bir sanatsal tarafı bulunan) yazılar paylaşmaktayım. Bugün kişisel fakat sanatsal olarak görmediğim bir konu hakkında yazmak istedim. Kişisel bakışımın olduğunu düşündüğüm bu konuda artık toplumsal olarak tartışmaların da fazlalaştığını inkar edemem ve burada paylaşmam için bu tartışmaların ön ayak olduğunu da rahatlıkla belirtebilirim.

Konumuz hemen hemen herkesi(para kullanan, tüketim ve harcama yapan) ilgilendirecek bir konu. Para kullanmadan tüketim. Nam-ı diğer “Nakitsiz Ekonomi.”

Google’da basit bir aratmayla bu kavram hakkında çıkan tanımlardan en basiti şu şekildedir.

“Nakitsiz ekonomi, finansal işlemlerin banknot yerine elektronik formatta yürütüldüğü bir kavramdır. Nakitsiz işlemler kredi kartları, banka kartları, dijital cüzdanlar, internet bankacılığı, mobil bankacılık vb. şekillerde gerçekleştirilebilir.”

Peki ben bu konuda ne anlatacağım, tabii ki kendi denemelerimden ve tecrübelerimden bahsedeceğim. Bir de, alanımdan araştırmalardan elde ettiğim bilgileri sizlerle paylaşacağım.

Öncelikle yaklaşık 6 aydır bir finansal teknoloji kuruluşunda çalışıyorum. İşimiz gereği neredeyse her gün ekonomi, ekonomik veriler, para, piyasa hareketleri üzerine dikkat yoruyor ve bu dikkatlerimizi “somut” örnekler üzerinde tartışıyoruz.

Pandemi süreci boyunca aktif olarak dışarıda bulundum ve bu dönemin nakitsiz dolaşma getirilerini bir süre sonra kabul ettim. “Önce Sağlık” dediğim için, sürecin başında para üzerinde milyonlarca insanın ellerinden bir parça olduğu düşüncesi beni nakit konusunda irite etti. Tabii ki kendin için yeterli gördüğün örnekleri alıyorsan bu tamamen nakit parayı bırakmak içim yeterli bir sebep değil.

Sonrasında kısa kısa dönemler olmak üzere aralıklarla(bilhassa ay sonları) yanımda nakit para taşımamaya başladım. Bu süreçte harcamalarımın yarı yarıya düştüğüne de bizzat şahit oldum. Kartla ödeme yapan bir yerde isem kartla ödeme yapıyor, nakit usulü çalışan yerlerde de(çok gerekli ise) yanıma üst sınırı olan miktarda para alıyorum. Ulaşım kartı (birkaç istisna haricinde neredeyse hiçbir ulaşım aracında nakit geçmemesi) zaten büyük bir kurtuluş.

Biliyorum, nakit kullanılmadığında kart kullanımına yöneliş doğuyor. Fakat son 2-3 aydır ihtiyaçlarım konusunda da bir düşünme sürümü yüklendi bana. Genel olarak beğendiğim bir şeyi veya ihtiyaç duyduğum bir şeyi üzerine çok düşünmeden hemen alırdım. Bazen ihtiyaç dışı da olurdu bu. Ama ben de nakitsiz yaşam kendini bu tarafta da bir “minimalizme” itti.

Kartlarımın biri hariç hepsini internet kullanımına kapattım ve birinden sadece çok beğendiğim, çok ihtiyacım olan bir şeyi veya muadillerine göre uyguna gelecek bir ihtiyacımı satın alıyorum. Aslında yıllardır minimalizm veya kelimeye olan popülarite sebebiyle “az harcayarak yaşamak” kavramını kullandığım konu ilgi odağımdı. Ama ne zaman hayat sorumluluklarımız artıyor, geçim sağlamamız gereken bir kafaya bürünüyoruz o zaman dank ediyor işte. Aslında bunlar bile ikinci plana atılabilir, 5 dakika haberlere göz atarak bilgi sahibi olunabilecek “enflasyon, satın alma gücü, işsizlik, vb…” konular da bu harekete itilmeye bir diğer etken oluyor. Maaşının ne kadarı sana değerli geliyor? Veya maaşın sana değerli geliyor mu? İşte benim kendime sorduğum ilk soru buydu.

İşte bu konular maalesef ki, sonunda politik yaklaşım tartışması getiriyor. Demem o ki, ben birkaç aydır yanıma çok nadir nakit alıyorum. Evet bazen zorlandığım da oluyor ama getirileri ya da en azından “götürmedikleri” beni şu anda hoşnut ediyor.

Tekrar söylemekte fayda görüyorum ki, ben bu deneyimi yalnızca kendi gelir ve giderlerim üzerine uyguladığım için öz düşüncelerimi ifade ettim. Bu konuda karar verecek pek çok insan daha vardır eminim ki.

Dünya genelinde verilerin bulunduğu bir çalışmanın sonuç bölümü de arka bilgi olması amacıyla aşağıya ekliyorum

İngiliz araştırma şirketin Burnmark’ın raporuna göre Türkiye nakitsiz ekonomide ilk 5’te. Şirketin CEO’su Devie Mohan’a göre nakitsiz topluma en hızlı geçecek toplumlar; İsveç, Hindistan, Singapur, Danimarka ve Türkiye.

İsveçliler ödemelerinin yüzde 90’ını banka kartıyla yapıyor. Halkın yüzde 11’i nakit paraya ihtiyacı kalmadığını söylüyor. Bugün (17 Ağustos 2017) Business HT’de çıkan habere göre İsveç çok yakında zamanda %100 nakitsiz topluma geçmek üzere ve İsveç’in tedavülden kalkan bozuk paraları çocukların ihtiyacı için harcayacak.

Nakitsiz ekonomin avantajlarını sayarsak, kara paranın çoğalmasını engellemek, vergi kaçakçılığını en aza indirmek, işlem maliyetlerini minimuma düşürmek gibi avantajları vardır. Örneğin ülkemizde her 10 puanlık bir kart artışında kayıt dışı ekonomi %3,3 azalmaktadır.

Nakitsiz ekonominin dezavantajları ise, bu sistem bir banka hesabı olmasını zorunlu kılar. Ancak ülkemizde kır-kent ayrımı olduğu için bazıları sistem tarafından dışlanabilir-uyum sürecinde aksaklıklar çıkabilir. İkincisi bu sistemde emeğin değerini ölçecek olan şey sadece sanal bir puan olacak olmasıdır. Üçüncü ve en büyük tehdit ise bu sistem hacker saldırılarına çok açık olacaktır.

(Berk Kayabalı, VERİLERLE NAKİTSİZ EKONOMİ- https://berkkayabali.wordpress.com/2017/08/17/verilerle-nakitsiz-ekonomi/)

İLKİN

İlkin ellerinden tanıdım seni

sonra sesin doldu yüreğimin gizli deliklerine

Her şeyin ilki hem korkunç hem muhteşemdir biraz

Seninki korkunç muhteşemdi

İlkin yüreğimi soydun, ellerinle

İlkin giyindirdin aynı anda

Korku dolu muhteşemlik

Muhteşem korku

Sen, ilkin, ilkim, iklimim

Sesinin odalarında ölmeye razıyım ben.

Bugün Yaşam Ağır

Çocukluğum oldu da 

Öyle bir an geçti sanki

Aklımda duran heceler hatırlatıyor bana onu

Bugün yaşam ağır

Bugün yaşamak ağır 

Bugün hayatta durmak için kallavi bir sebep bulmak lazım

Sevdiğim, sevdiklerim

Benim için en muhteşem sebep 

Ama onlara olan her şey beni en derin hazinemden parçalıyor sanki 

Uzaklık veya birazdan olacak uzaklaşmak 

Hissetmek istemediğim şeyler hissettiriyor 

Her an her şey birazdan uzak olabilir gibi 

Dediğim gibi

Bugün yaşam ağır 

Bugün yaşamak ağır 

Yağmura Söylediklerim

Alnımın ortasına dayadığım her şey bu dünyadan ayrılacağım günü bekliyor. Şiirlerim, sevgilim, yastığım… Gün ortasında gece getiren şiirlerim. Veyahut geceyi bıçak gibi ortadan ikiye bölen sevgilim. Hiç olmazsa gece ve gündüzün ortak bulutu; yastığım…

Masanın üzerine dökülmüş kahve lekelerini temizlemeliyim. Kâğıt havlu ve biraz su yeterli bunun için. Dünya dönüyor mu? Ben mi duruyorum yerimde?

Kış uykusuna yatmış gibi uyuyorum ve uyandığımda sadece insani ihtiyaç faaliyetlerimin bir kısmını yerine getiriyorum.

Dün pencereyi açtığımda beni uslanmaz bir yağmur karşıladı. Bir-iki-üç damla derken yüzüme biraz serpiştirdi ve beni selamladı.

-Yağmur, hoş geldin!

-Hoş buldum. Nasılsın Rüzgâr?

-Biraz mutsuzum. Sen nasılsın?

-Ben de. Sen neden mutsuzsun ki? Ne derdin var?

Şu an konuşmak için iyi bir zaman değil. Susmalı. Hayatın öğrettiği tek şey bu olsun ve bir süre sus dedi içimdeki ses. Pencereden içeri giren rüzgarla ben bir olamam. O sert, asi hatta acımasız olabilir. Ben adımın ötesindeki uysallığı ve dinginliği bulmalıyım.

İç dökümü. Uzun yıllar bu iki kelimeye güvenerek bağırdım, çağırdım, konuştum, haykırdım. Ama öyle demek değil bu. İçini yalnızca seni anlayan ve bu içi hak edenlere dökmeli.

Aslında yaşamdan edineceğim en güzel hediye bu. Pencerede bekleyen yağmuru, masanın üzerindeki kahve lekelerini, uykuları, şiirlerimi, yastığımı kendimden korumak. Bilmek ve bu bilginin layığıyla hareket etmek.

Yeri geldiğinde söylerim dünyaya. Sana söyleyeceklerimi mektup gibi zarflara topluyorum. Yalnız sevgilim kalmalı geriye bu bulantılardan. Ancak onun şefkati beni iyi edebilir.